Nerede kalacağım?

Londra'da kalacak yer bulmak en zoru.. Belki de kalacak yer bulursun rahatlıkla ama şansının yüksek olması lazım. Zaten binlerce blog arasından bu Blogu okuyorsan pek de sanslı olduğunu söyleyemem, o yüzden hani tavsiyelerime kulak versen senin hayrına olur.



Eğer öğrenci olarak geliyorsan, birkaç tane tavsiye edebileceğim özel öğrenci yurtları var. Fiyatları da şekilleri de çeşit ceşit. Benim kaldığımın adı NIDO http://www.nidostudentliving.com/home.php.. Bu firmanın 3 tane şubesi var, şubeden cok yurt binası diyeyim. Girişi otel gibi, böyle dokunmatik dönen, sensörlü kapılar. Kapı açısından oldukça zengin girişi. Zaten seni orada bir tavliyor önce. 1-0 önde başlıyor, ikna turlarına. Daha sonra karşına resepsiyon vari bir yer geliyor, en az 2-3 kişi oturuyor girişinde. Hani olur da birini sokmak istedin yurda. Önce onların onayını alman gerekiyor, o kişi kimliğini bırakacak. Adını soyadını, geliş tarihini, saatini yazacak, imzasını atacak. Utanmasalar bir de kan örneği falan alacaklar o derece sıkı bir güvenlik var yani. Klasik Türk gibi şikayet etmeyeceğim, gayet memnunum öyle elini kolunu sallayan giremiyor işte iceri fena mi? Girse, nasıl güvenlik bu kardeşim diye söylenmeyi biliriz, bütün bilgileri toplasa, ona ne ki ne yapacak bütün bunları dersin.Bayılırız böbürlenmeye. Bununla da ilgili bir yazi yazayım ileride, iyi hatırladim. Hadi sen hatırlatmış ol bu sefer, hakkını yemeyeyim.




Neyse konumuza geri dönecek olursak, kapıdan girdik, resepsiyondan geçtik, karşında posta kutuların olduğu bir oda var. Senin adına gelen zarflar, oda numaralarına göre ayrılıyor, ve kolayca ulaşabiliyorsun senin adına gelen şeye. Kargo gelirse zira, bir kağıt parçası atıyorlar kargo geldiğıne dair posta kutuna 19.00 ila 00.00 arasi güvenliğe kimliğini göstererek alıyorsun.


Bu kimileri icin etkileyici, benim icinse ayrintıdan ibaret olan şeyleri geçip odaları değerlendirmeye başlıyorum. 3 binanin hepsi de gökdelen gibi, istasyondan çıkınca 'aaha' diyip parmakla gösterebileceğin cinsten. Odalar dediğim gibi metrekarelere ve kaçıncı katta olduğuna göre çesitlilik gösteriyor. 15 metrekareden 22 metrekareye kadar değişebiliyor odalarin boyutları. İçinde mutfağın, banyon ve calışma masanla yatağın oluyor. Onun harici her şeyi kendin karşılaman gerekiyor. Masa lambandan, tabak çanağına, yorganindan temizlik malzemene kadar. Adamlar zeki, düzeni kurmuşlar, içini sen dolduruyorsun.


Odalarin haricinde, 2.katta bulunan dandik bir kafeteryasi ve spor salonu var. Hani zorda kalirsan kullanasin diye, onun harici kullanilacak cinsten değil. Bir kere mantarli makarna yeme şerefine eriştim. Bizim ilkokuldaki en pis çocuğun saçlarından daha yağlıydı makarna. Tam bir sağlık ve kolesterol dostu yani. Odamın karşısında da film izlemek için ayrılan bir oda var. Pazar geceleri sinema gösterimi oluyor, ama filmler pek başarılı değil. 3 sene öncesinin filmini gösteriyorlar. Alsana adam gibi korsanını vizyondaki filmin, yemez iste. Türkiye'de yapsan, daha vizyona çıkmadan yayinlarlar, hatta disarıdan adam alip para kazanırlardı. Yok yok bu İngilizler yola gelmeyecek...

Alt katında da öğrenci yurdu standartlarına göre oldukça pahalı olan bir çamasırhane var. Bir makinayı calıştırmak 10 TL... Ve haliyle arkasindan kurutma makinasına atacagin 6 TL de cabası.


Basit bir problem yapalım şimdi. Ali Can'ın 1 haftalık birikmiş çamasırı vardır. İcinde havlusu, nevresimi, renkli t-shirtleri, beyaz t-shirtleri, bir adet siyah kot pantalonu ve iç çamasırları mevcut. Ali Can'ın bizim ilkokuldaki pis çocuğa benzemediğini farzedersek renkli, beyaz, siyah ve iç çamasır olarak en az 4 kategoride kıyafetlerini yıkacaktır. (Havlu ve nevresimleri ayırmıyorum bile. Ali Can'ın annesine sorsak ayırmamız gerek) Ali Can bu durumda 4 çamasır makinasi çalıştıracaktır ve ardından bunları 1 adet kurutma makinasına sığdırdığını varsayalım, nasolsa hayal kuruyoruz. En az 46 TL ödeyecek bir haftalık esyalarını yıkamaya. Bu 60 TL'yi bile rahatça bulabilir. Bu durumda da hani kuru temizlemeye vermek neredeyse aynı fiyata gelecek. Bunu sen kalacak yer bulduğunda düşünürsün, şimdiden karamsarlığa kapılma.



Biraz ticaretini yapar gibi oldum binanin da, bolca şey bilince seninle paylaşayım istedim. Bu firma hariç, benim bildiğim 2 tane daha firma var. Onlara da bak mutlaka.

Biri fiyatlari daha mülayim olan Victoria Hall  http://www.victoriahall.com/ , diğeri de Unite firmasına ait Londra'nın 10dan fazla yerinde olan öğrenci konaklama şirketi http://www.unite-students.com/ ...Bu 3 firma en iyisi. Karar sana kalmış...


Sonraki yazılarimda ev piyasasını da araştırıp sana sunarım, şımarık okuyucu, illa evde kalmak istersen diye. Ne o Londra'da okuyorum şekerim/kardeşim, evde kalıyorum gel beklerim demek icin. Seni snob seni...


Sos Bahane

Yine saçma bir konu başlığıyla karşınızdayım sevgili hanımlar diye başlayasım geldi yazıya. Direkt öyle çünkü, yemek tarifinin ne işi var Londra günlükleri yazısında. He şöyle bağlayabiliriz belki, bu çocuk Londra'ya gitmiş, orada yemek yapmayı da öğrenmiş. Üç kuruşluk bilgisini bana satacak herhalde diye düşünebilirsin.. Aynen öyle tek tük yemek öğrendim, elimde yatkınmış. Onu paylaşayım istedim fena mı?

Bugün vereceğim şey bir sos. Çok sert girmek istemedim konuya. Oldukça basit ve somon yazdığıma bakma, tavukta da kullanabilirsin.

Tavaya koyuyorsun tavuğu veya somonu kısık ateşte o pişmeye başlıyor... Bir yandan da sen ufak bir kap çıkarıyorsun dolaptan ve dediklerimi bir bir yapıyorsun. He dur önce malzemeleri vermem gerekiyor sana usül böyle çünkü;

1 tatlı kaşığı Bal

3 çorba kaşığı soya sosu

Yarım limon

1 çorba kaşığı zeytinyağı

1 çay kaşığı hardal.


Bak şimdi çok iyi dinle en zor kısmı burası. Hazır mısın? Bunların hepsini kaba koyup karıştırıyorsun. Sırası falan hiç önemli değil. Sonra da somon yapıyorsan, somonu koyduktan 3-5 dakika içinde, tavuk yapıyorsan pişmesine yakın 1-2 dakika önceden üstlerine döküyorsun. Beraber pişiriyorsun.


Sonra da yiyorsun. Hatta bunu kız arkadaşına falan yap, nasıl yapıldığını bilmedikleri ve sosun tadı güzel olduğu için senle gurur duyuyorlar. Tecrübeye sabittir.


Afiyet olsun. Yaptığım zaman fotoğrafını koyar, nasıl oluyor gösteririm. Yemeğin tabi...

Londra hakkındaki klişeler

Boş keseden sallamak bedava ya salla bakalım. Bu insanların hayatı böyle olmuş gerçi. Londra hakkında bilip bilmeden, ileri geri konuşup karalamak. Türkiye'yi de böyle karalarlar, başka yerleri de.. Londra ile ilgili bilinen o kadar yanlış şey var ki aslında. Burada 6 ay yaşamak yetti bunları anlamak için... Aşağıya yazdıklarım sadece bir kaç tanesi


  • Havası... Buna önceki yazılarımda değinmiştim, tekrar aynı konuya parmak basıyorum farkındayım. Çok uzatmayacağım. Zaten bir yerin havası iyi olunca karşı koyamıyorum. Bir kere, ne filmlerde gösterdikleri gibi yağmurlu ne de boğucu. İstanbul'un havasından kesinlikle daha iyi. Temiz hava diye bir şey olduğunu öğreniyorsun burada. Türkiye'de yok mu, var.. Ama ulaşmak için uzun uğraşlar vermen gerekiyor. Burada evinden çıktın mı temiz havadasın. Sürekli dumansız hava sahası yani Londra. Yağmur yağdı mı 4 gün aralıksız yağmıyor, arada yağıp sonra duruyor, bulutlar dağılıyor. Akşama doğru bir daha yağıyor. İçin sıkılmıyor en azından. 
***
  • İnsanları için soğuk derler. Bir İtalyan, İspanyol değil kabul ederim. Ama bir Fransız hiç değil. Bir Alex de değil tabi. Fransa'da adamlar, ingilizce soru sorduğun zaman adres tarif etmeye tenezzül etmezler. Burada, Excuse me, Please ve sorundan oluşan bir üçgen yarat, bak bakiyim cevaplıyorlar mı cevaplamıyorlar mı. Senle birlikte oraya bile gelirler. O yüzden gayet ılımlı bir topluluk.
***
  • En sevdiğim geyik "Avrupa'da böyle değil bu işler". Türkiye'de başın ne zaman sıkışsa, hemen bu cümleyi söyle, Avrupa'yı gördüğünü anlasınlar değil mi... Yok arkadaşım, o gelene kadar yediğim bir sözdü benim. Avrupa'da da öyle. İngilterede de. Hatta o medeniyetten ölen Londra'da bile. Her şey bürokrasi. Bekleyeceksin, her şey sıran gelince. Düzen var. Mağazadan kıyafet aldın, kötü mü çıktı, bekleyeceksin belli bir zaman. Ülkeye giriş yaptın, pasaporttan mı geçeceksin, bekleyeceksin. Yağmurlu havada boş taksi yok diye söylenmeyeceksin, n'apacaksın, bekleyeceksin. Türkiye'de ne görüyorsan, Avrupa'da da görüyorsun. Sadece burada daha kibar her şey...
***
  • "Hayat Londra'da çok pahalı." Mc Donalds bile pahalı, su alamıyorsun, kola daha ucuz derlerdi. Onun da formülü belli Pound'u TL'ye çevirmeden yaşamayı öğreneceksin. 1 pound ise bir şey, 1 TL diye beynine kabul ettireceksin.Şaka şaka korkma. Burada Türk halkı yine mübalağa tekniğine yer vermiş... 2 litrelik su 0.4 pound, yani 1,1 TL. İstanbul'da da az çok böyle. Pizza 10 pound civarında. Türkiye'de de böyle. Sadece burada sana Dominos gibi promosyon vermiyor. Mc Donalds lar, Türkiye'de 9-10 TL ise burada 13-14 Lira. Fiyat farkı var ona lafım yok, ama öyle abartıldığı gibi ölüp bitmiyorsun. Restaurant'a gittiğin zaman herkesin bütçesine göre yenecek yer var. Sana demiyorum ki her gün git ördek ye.. Kahve desen öyle...Starbuks'ta kahveler Türkiye ile karşılaştırırsan yine en fazla 1TL oynar. 
***

Ve daha niceleri... Dediğim gibi atıp tutmak kolay, yaşayıp görmek lazım.. Yoksa anca başkalarının dediğine inanır, bir arpa yol katedemezsin..


Alışkanlığa Dönüşecek Bir Yer: The Book Club

Londra'nın en huzur verici yerlerinden biri olabilir burası. Tabi Londra içinde de en çok gittiğim Cafe/Pub olarak değiştirebiliriz ilk cümlemdeki tanımı. "All in One" ürünlerden sonra, "All in One" mekan da yaratılmış resmen. Gündüz gidersen çok güzel kahvaltını edebiliyorsun. Bizim Türk kahvaltısını unutman gerekecek o noktada ama.. İngiliz standartlarında yemeyi kaldırabileceksen, ortalama üstünde...


Öğlen gidersen yemek yer, kahveni içersin. Sıcak çikolatası çok güzel, tavsiye ederim. Asıl rağbeti saat 17.00'den sonra görüyor burası. İşten çıkan İngilizler kendini içkiye veriyorlar, ne kadar şaşırtıcı değil mi... İşin yoğunluğundan ve 3 istasyon evet tam 3 istasyon gitmenin vermiş olduğu yorgunlukla (burada ne demek istediğimi anlamak için önceki yazılarımı okuman gerekecek) Book Club'ı dolduruyorlar. Hatta dolmakla kalmıyor, iğne atacak yer olmuyor belli bir noktadan sonra. İngiliz kültüründe illaki bir yerde oturman gerekmez, elinde biranla ayakta saatlerce durabilirsin. İstanbul'da da böyle diyorsun bak yine.. Öyle değil canım benim. Sen House Cafe, Kitchenette gibi bir yere gittiğinde yolun ortasında içkinle durabiliyor musun? Pek sanmıyorum..Gece kulübü falan da değil burası aman ha, öyle ayakta dedim diye yine hayal alemine dalıp Asmalı'ya falan ışınlama kendini. Senin anlayacağın gibi söyleyeyim; House Cafe ile Asmalı arası bir anlayış.  Çok basit; Oturacak yer yoksa, alıyorsun içkini bar'dan, orta yükseklikte bir müzikle hem sohbet ediyorsun hem de keyifli vakit geçiriyorsun.  Uzun lafın kısası, eve gitmeden önce 1-2 kimi zaman 3 bira içilen bir yer.

http://www.flickr.com//photos/wearetbc/sets/72157626054735511/show/ - mekan hakkında çekilmiş güzel fotoğraflara bu linkten ulaşabilirsin.

İçki içerken yapabileceğin aktiviteler sadece sohbet ve yemekten ibaret değil.. Arka bölümde masa tenisi oynayabilir, alt katta bilardoyla içkinin tadını çıkarabilirsin. Alışık olmayabilirsin ilk başta ama Salı günü turnuva günüdür, gittiğindeki kalabalığa bir bak istersen. Ödül; içki r olunca insanlar kendinden geçiyor.  Hoş sohbet ve içkiyle rekabeti birleştiriyorlar. Bu durum da haliyle farklı renklerin dostça mücadelesine dönüşüyor.


Kimi zaman performans veya konser bazlı gecelere denk gelmen de mümkün. Bu geceler diğer zamanlardan farklı tarzda oluyor. Yüksek müzikle çılgınlar gibi dans edip sarhoş da olabilirsin. Nasıl mı? Buyur...




Nasıl bir gecenin veya akşamın seni beklediğini öğrenmek için, lütfen çekinme; http://www.wearetbc.com/ Bu siteden her şeyi öğrenebilirsin zaten bir gittin mi bırakamayacaksın. Duvarlardaki tablolardan, çalışanların güler yüzlülüğüne, masa tenisinden, değişik çeşitteki biralara... Sen en iyisi beni dinle, boşuna nereye gidiyim diye uğraşma. Spontane yaşa ve bir kere de olsa başkalarının dediğini yap olur mu?...

Etin Kralı

Gaucho... Burayı anlatmaya kelimeler yetmez aslında. Dünya üzerinde yediğim en güzel etleri burada yemiş olabilirim. Biraz abartıyor muyum? Sanki.. Hani öyle büyük bir beklentiye sokmak istemem ama yediğin yemeğinle, içtiğin şarabınla, ortamıyla, ağırlanmanla gerçekten 4/4lük bir yer...



Arjantin'den gelen etleri, istediğin sosa buluyorlar ve yanında her hangi bir sider ile servis ediyorlar. Öncesinde alabileceğin bir salata, sonrasına ekleyebileceğin bir tatlı ve yanında açtıracağın bir şişe şarapla daha da keyiflenir akşam yemeğin. Bir de böyle bir loş ortamı var, içerisi zifiri karanlık, göz gözü zor görüyor, yediğin eti bile zor görüyorsun o derece, ama tarzları o.

Fiyatlar, ne yalan söyleyeyim biraz tuzlu. Ortalama bir et 70 lira, yanında sider ve şarapla hatta tatlıyla beraber 150 TL'ye çıkabilirsiniz. Fakat yedikten sonra aldığınız haz buna değer.




Londra'da birden fazla şubesi var ama vaktiniz varsa, South Kensington'dakine gitmeni tavsiye ederim. Ağırlamadan memnuniyet konusunda kefilim, hem de o çevre çok elit ve güzel olduğu için öncesinde biraz etrafı dolaşmak, belki ev fiyatlarına bakıp, derin bir nefes almak yemek öncesi iştah açabilir.


Çok önemli bir not, yer bulmak çok kolay olmadığından, internet üzerinden yapılabildiği gibi, telefonla arayarak da rezervasyon yapabilirsin. Kıyafet de casual sport olabilir, çok kasmaya gerek yok kendini ama kaliteli bir yer olduğunu düşünürsen, bütün gün gezdiğin kıyafetlerinle gelip de insanların göz zevkini bozma...

Koko- Yeni Nesil Balonlar

Her ne kadar bu mekanı yaratmadaki yaratıcılığı isim seçerken kullanamamış olsalar da, gitmeye görmeye ve de eğlenmeye değer bir yer. 


Koko üç kattan oluşan artık Pub mu dersiniz gece kulübü mü dersiniz, ikisinin karışımından oluşan bir yer. Alt katı kulüp üst katı gürültülü pub olarak algılayabilirsiniz, ama kayıtlara kulüp olarak geçmiştir. Gece kulübü deyince, aklına hemen Anjelique veya Reina gelebilir ama onlarla karşılaştırma tabi.. Öyle deniz kıyısında, kalitenin havada (paranın da) uçtuğu bir mekan değil burası. Tipik bir İngiliz eğlence anlayışına uygun, herkesin içip içip dans ettiği, belli bir noktadan sonra insan nefesi ve metrekare başına 5 kişi düştüğü için sıcak basan bir dans pisti var. Hava almak için veya sigara içmek için biraz uğraş katederek dışarı çıkmanıza neden olacak bir yer. Alkol alınca, sigarasız yapamayan insanlardan biriysen şayet...




Zaman zaman konserlerle ziyaretçilerini coşturuyor, kimi zaman da DJ performanslarıyla kendini farklı kılmaya çalışıyor Koko. Yukarıdaki resimde de görüldüğü gibi, büyük bir opera salonunu andıran yapısı, ve alt katın sadece dansa ayrılması, birden fazla amaca yönelik olduğunu gösteriyor. Konserlere giriş için ekstra bir para ödemek gerekiyor, fakat mekana giriş 10'dan önce ücretsiz. Eğer 10'dan sonra girersen de £10 ödemen gerekiyor. 


Giriş için son ve önemli bir hatırlatma daha, elinde veya mailinde davet aldığına dair kanıt olması lazım. Bu nasıl olacak? Örneğin ben gideceğim, arıyorum telefonla, bana mail yolluyor Koko. Sen de benle gelmen gerekiyorsa, benim seni davet etmem gerekiyor. Ya da sen bir yığın bürokratik protokolden geçmen gerekiyor. Öyle elini kolunu sallayanı almıyorlar. İyi mi kötü mü sen karar ver. Öyle kapıya gelince, ben Bülent Abi'nin yakınıyım demekle olmuyor, ya da kapıdaki güvenliğin eline bir yüzlük sıkıştırmakla da tabi. 

Fiyatları TL'ye çevirerek düşünürsen Taksim, Cihangir, Asmalı normlarında. Londra gece kulübü standartlarına göre de ucuz bir yer. Bir birayı £4'a alman mümkün. Yalnız unutmaman gereken bir şey, eğer aşağıda dans edeceksen eşyalarını vestiyere vermen şart, çünkü eşyalarını koyacak hiç bir yerin yok. Beline bağlayarak, omzuna asarak karizma yapmak da bir yere kadar. İlerleyen saatlerde ağırlık yapacağını sen de biliyorsun onların. Pintilik etmeyip, £1.5-2 vereceksin artık. 


Hani derler ya, kıç kıça, aynen öyle oluyorsun alt katta. Gece 12'ye doğru, büyük (muhtemelen 4-5 balon büyüklüğünde) balonları havaya fırlatıyorlar, herkes kendinden geçip onlara vurmaya çalışıyor. Çocuk gibi kendini kaybediyorsun, "Balon mu öf , bir bu eksik, ne kadar eziker" deme. Görürüm seni gittiğinde oraya.. İçindeki çocuk biraz dışarı çıkar fena mı. Kasıl kasıl kasılmaktan şekle girmiyor musun, sosyal baskıdan çoğu yerde.. İçindeki çirkefi dışarı çıkarma ama çünkü millet balona vuracağım diye, sana da vurabilir, diyeceğin şey, "No worries, mate" olsun.



Müzik tarzına gelince, öyle ölümcül bir cinconluk yok. Yeri geliyor, Bon Jovi de çalıyor, Vaya Con Dios da çalıyor. Ama sıkılmıyorsun kesinlikle. Zamanla üst kattan alt katlara doğru bir kayış oluyor. Zaman geçtikçe doluyor. Ama burası İngiltere, öyle sabah 5'e kadar hemen hemen hiç bir mekan dolu değil. Saat 2-3 dedin mi ayyaş İngilizler yavaştan evlerine dönmeye başlıyorlar. 

Yerine gelince de oldukça merkezi bir yer olduğunu söyleyebilirim. Camden High Street üzerinde, aşağıdaki linkten ulaşabilirsin. 


Hani soracaksın, gitmeli miyim diye, bence bir geceni ayır, değişiklik olur. Beğenmezsen çıkarsın. Tabi önce içeri girmen lazım. Hem davetiyen olacak, hem de o uzun kuyrukta en az 15 dakika bekleyeceksin... Ama değer 

Demedi Deme

İlk önce yapılması gereken şey, tıpkı her Avrupa kentinde olduğu gibi metro hatlarını hatmetmek olacaktır. Bir yığın hat ve durak olmasına rağmen, istasyonlarda sanki bir gerizekalıya anlatıyormuş gibi, her durağı renkli kalemlerle çizmişler ve özene bezene gözünüze sokmaya hazır hale getirmişler. Hemen hemen her yere metroyla ulaşım da çok kolay. Zaten İstanbul'da toplu taşıma gibi büyük bir sınavdan geçmiş olanlar için burası bir cennettir. Cennetten de öte olabilir. Medenice gidiyorsun, ve gece 12-1'e kadar metro var. "E çok erken bitiyor, bu ne ya böyle" demeye kalkıp hıyarlık etme. Sanki İstanbul'da gece 1de metroya biniyorsun da... Seni düşündüler merak etme. Gece otobüsleri var, yine tıpkı metro istasyonları gibi. Numaralarıyla, kaç dakikada bir geçtiğiyle, rotasıyla ilgili detayları bulabileceğin tabloları görmen mümkün.


Evet bu görmüş olduğunuz bir metro haritası.. Şimdi gelelim asıl konuya, elinde bu harita, oraya nasıl giderim buraya nasıl giderim diye dönüp durduğun anlar olacak. Çünkü sevgili İngilizler, bizlere daha iyi servis vermek adına(?!), hafta sonları bazı hatları kapıyorlar, ve işleri senin için zorlaştırıyorlar. Bu durumda istasyonda çalışan görevliye "Buraya nasıl giderim, dayı?" diye soracaksın. Ve tabi ki alacağın cevap önceden belli, kodlanmıştır onların beyinlerine. "Ooo, orası çok uzak metroyla, birden çok hat değiştirmen gerekecek." Bilmiyor ki bizim Türk olduğumuzu, biz karşıya geçmek için, bir yere gitmek için en az bir saat trafikte bekler, üç-dört vasıta değiştiririz. En büyük hobimiz budur. Zevk alırız bunu yaparken.. Metro istasyonunda bir iki hat değiştirmek nedir ki. Bunu değiştirmeyi göze almak da büyük risk değildir bizim için hali hazırda.
O yüzden sen sen olun, Londra'da bir yerden bir yere giderken çekinme, korkma, başarabilirsin... Ya da otobüsle pompili pompili gider, şehrin havasını solursun. Ama gideceğin süre en az 3 katına çıkar, demedi deme.